En bastan soyluyorum: tek basima sehir gezmekten bana fenalik geldi. Tamam cok guzel, cok harika harbiden. Inanilmaz ortamlar, kiliseler, kutuphaneler, barlar, kafeler ve daha niceler. Ama Chicago'daki gibi Emine yanimda olmadan gezince bir yere kadar oluyor. Hatta bir yerden sonra hic ama hic olmuyor.
Bu bahar tatili munasebetiyle onceden planlayip uyguladigimiz sekilde benim kardes'in yanina gidince de ister istemez yine yalniz dolanmalar basladi. E adam gunduz calisiyor aksama kadar. Aksam bi beraber yemek yiyoruz, iki tur atiyoruz, o yorgun ben argin, eve donuyoruz. Yapacak bir sey yok.
Diyecegim su ki, Boston cok guzel bir sehir. Hissiyat olarak ne New York ne de Chicago; hem ikisinin arasi bir yerde, hem de o aranin disinda bir yerde, o Massachussetts'lik yuzunden. Puritenlik yorede yetisen mercimeklere bile sizmis. Hele boyle Nisan basinda hava hala olumune soguk, agaclar yasamina ciplak, ruzgar bicak gibi kesiciyken sehrin bu bahsettigim kulturu daha bir su yuzune cikiveriyor sanki. Boyle ilk dikkatimi ceken bu. Ikinci dikkatimi ceken Boston aksani. Boston'lularin da kendi icinde ayriliyordur kesin de, ilk o insanin o ne lan dedigi bir donusturulmus Irlanda/Amerikan aksani var. Cogacayip. Voleee diye dinliyorsunuz. Anlamiyorsunuz degil, anliyorsunuz ama yine de bir alisma payi gerekiyor kisa da olsa.
Neyse efendim, alti yedi gun boyunca yine sabah erken kalkip aksamlara kadar yurumece seklinde cok yerini gordum Boston'un. Freedom trail klasiginden Newbury'ye, oradan MFA, ICA sanat ortamlarina, tek basima kafelere, ikinci el dukkanlara, parklara bahcelere, Arlington'lara, Boyston'lara, Harvard universite kampuslerine girdim dolandim. Manyakti. Cok etkileyiciydi. Ozellikle de Harvard. Baya baya Harvard ya. Boyle kaliyorsunuz. Etrafta Harvard'lilara benzeyen Harvard'lilar. Infinite Jest'te David Foster abimizin cok guzel anlattigi sekilde agizlarini hareket ettirmeden konusmalari. Hahahah fantastik. Kampus - sov. Baska bir sey demiyorum. Ha, ne diyorum? O Harry Potter filmlerinde kocaman yemek yedikleri bir yer vardi ya, sanirim onun orjinali mi, esinlenildigi yer mi, tam oraya giriyorum. Orda diyorlar bana beyefendi sizin burda isiniz ne, diye. Ben kem kum falan diyecek olurken, elimde fotograf makinesi, direk cikariliyorum disari. Ulan diyorum disarda kendi kendime kem kum'u toparlamisken: bir resim cekiverecektim sadece kavgaci siyahi teyze guvenlik gorevlisi abla be.
Neyse.
MIT'e gidiyorum baska bir gun. Bir baska gun Boston pazarlarina. Ama geriye donup bakinca aklimda manyak bir lezzet yumagi halinde kalan sey, neredeyse her gun Cem'in aksamlari bulustugumuzda secmece olarak goturdugu farkli dunya mutfagi restoranlari. Cok makul fiyatlara ne sov yemekler yedigimizi anlatirsam su Ramazan ayinda hic hos olmayacagindan sadece Brezilya barbekusu cok muazzam bir olaymis, onu soyluyorum size. Yoksa Vietnami da Italyani da ayri ayri. Masallah hocam.
Italyan demisken, Boston'un o unlu Northend kismini geziyorum. Gezerken bir bakiyorum, daha dogrusu bir duyuyorum, kilise canlari caliyor aci aci; kafami kaldiriyorum ileri bakiyorum ve goruyorum ki bir Italyan cenazesi, yeni bitmis, Italyanlar agir agir dagiliyor saga sola. Bir tane limuzin geliyor kilisenin onune. Yasli ama cok yasli ve agir abi bir Italyan cikiyor kiliseden. Hemen takim elbiseli, yagiz Italyan gencleri aciyorlar limuzinin kapisini dedeye. Tam siyah beyaz resimleri cek dur cantalar el degistirirken. Oyle de bir Sopranos 1. sezon sonu havasi vardi yani. Husu icinde bir bes dakika kalakaliyorum bu olan bitenleri izler, Italyan teyzelerin haykirislarini dinlerken.
Boston boyle bir degisik geciyor. New York ustune bir de Boston yapinca bu Amerika'daki "Dogu Yakasi" olayi insanin kafasinda daha bir sekilleniyor. Buralarda hakikaten de buraya has farkli bir sey var. Insanlarinin net ortak yonleri var dogu yakasinda yasiyor olmalarina dair. Bunlari dusune dusune uyuyorum geceleri oralarda (madafaka).
E tabii sonra dusunuyorum, az kaldi lan baya Turkiye'ye donmeye diye. Hehheeyyyyy diye. Bir bucuk aydan az lan, diye, diye diye.
Ama once 3 paper'in son teslim tarihleri var, iki critical review, bir sunum var. bu son virajlar var. Onlar bitsin, oyle.
Oyle.
Bu bahar tatili munasebetiyle onceden planlayip uyguladigimiz sekilde benim kardes'in yanina gidince de ister istemez yine yalniz dolanmalar basladi. E adam gunduz calisiyor aksama kadar. Aksam bi beraber yemek yiyoruz, iki tur atiyoruz, o yorgun ben argin, eve donuyoruz. Yapacak bir sey yok.
Diyecegim su ki, Boston cok guzel bir sehir. Hissiyat olarak ne New York ne de Chicago; hem ikisinin arasi bir yerde, hem de o aranin disinda bir yerde, o Massachussetts'lik yuzunden. Puritenlik yorede yetisen mercimeklere bile sizmis. Hele boyle Nisan basinda hava hala olumune soguk, agaclar yasamina ciplak, ruzgar bicak gibi kesiciyken sehrin bu bahsettigim kulturu daha bir su yuzune cikiveriyor sanki. Boyle ilk dikkatimi ceken bu. Ikinci dikkatimi ceken Boston aksani. Boston'lularin da kendi icinde ayriliyordur kesin de, ilk o insanin o ne lan dedigi bir donusturulmus Irlanda/Amerikan aksani var. Cogacayip. Voleee diye dinliyorsunuz. Anlamiyorsunuz degil, anliyorsunuz ama yine de bir alisma payi gerekiyor kisa da olsa.
Neyse efendim, alti yedi gun boyunca yine sabah erken kalkip aksamlara kadar yurumece seklinde cok yerini gordum Boston'un. Freedom trail klasiginden Newbury'ye, oradan MFA, ICA sanat ortamlarina, tek basima kafelere, ikinci el dukkanlara, parklara bahcelere, Arlington'lara, Boyston'lara, Harvard universite kampuslerine girdim dolandim. Manyakti. Cok etkileyiciydi. Ozellikle de Harvard. Baya baya Harvard ya. Boyle kaliyorsunuz. Etrafta Harvard'lilara benzeyen Harvard'lilar. Infinite Jest'te David Foster abimizin cok guzel anlattigi sekilde agizlarini hareket ettirmeden konusmalari. Hahahah fantastik. Kampus - sov. Baska bir sey demiyorum. Ha, ne diyorum? O Harry Potter filmlerinde kocaman yemek yedikleri bir yer vardi ya, sanirim onun orjinali mi, esinlenildigi yer mi, tam oraya giriyorum. Orda diyorlar bana beyefendi sizin burda isiniz ne, diye. Ben kem kum falan diyecek olurken, elimde fotograf makinesi, direk cikariliyorum disari. Ulan diyorum disarda kendi kendime kem kum'u toparlamisken: bir resim cekiverecektim sadece kavgaci siyahi teyze guvenlik gorevlisi abla be.
Neyse.
MIT'e gidiyorum baska bir gun. Bir baska gun Boston pazarlarina. Ama geriye donup bakinca aklimda manyak bir lezzet yumagi halinde kalan sey, neredeyse her gun Cem'in aksamlari bulustugumuzda secmece olarak goturdugu farkli dunya mutfagi restoranlari. Cok makul fiyatlara ne sov yemekler yedigimizi anlatirsam su Ramazan ayinda hic hos olmayacagindan sadece Brezilya barbekusu cok muazzam bir olaymis, onu soyluyorum size. Yoksa Vietnami da Italyani da ayri ayri. Masallah hocam.
Italyan demisken, Boston'un o unlu Northend kismini geziyorum. Gezerken bir bakiyorum, daha dogrusu bir duyuyorum, kilise canlari caliyor aci aci; kafami kaldiriyorum ileri bakiyorum ve goruyorum ki bir Italyan cenazesi, yeni bitmis, Italyanlar agir agir dagiliyor saga sola. Bir tane limuzin geliyor kilisenin onune. Yasli ama cok yasli ve agir abi bir Italyan cikiyor kiliseden. Hemen takim elbiseli, yagiz Italyan gencleri aciyorlar limuzinin kapisini dedeye. Tam siyah beyaz resimleri cek dur cantalar el degistirirken. Oyle de bir Sopranos 1. sezon sonu havasi vardi yani. Husu icinde bir bes dakika kalakaliyorum bu olan bitenleri izler, Italyan teyzelerin haykirislarini dinlerken.
Boston boyle bir degisik geciyor. New York ustune bir de Boston yapinca bu Amerika'daki "Dogu Yakasi" olayi insanin kafasinda daha bir sekilleniyor. Buralarda hakikaten de buraya has farkli bir sey var. Insanlarinin net ortak yonleri var dogu yakasinda yasiyor olmalarina dair. Bunlari dusune dusune uyuyorum geceleri oralarda (madafaka).
E tabii sonra dusunuyorum, az kaldi lan baya Turkiye'ye donmeye diye. Hehheeyyyyy diye. Bir bucuk aydan az lan, diye, diye diye.
Ama once 3 paper'in son teslim tarihleri var, iki critical review, bir sunum var. bu son virajlar var. Onlar bitsin, oyle.
Oyle.