Tuesday, August 2, 2011

Boston'a Gidis, Boston'dan Donus

En bastan soyluyorum: tek basima sehir gezmekten bana fenalik geldi. Tamam cok guzel, cok harika harbiden. Inanilmaz ortamlar, kiliseler, kutuphaneler, barlar, kafeler ve daha niceler. Ama Chicago'daki gibi Emine yanimda olmadan gezince bir yere kadar oluyor. Hatta bir yerden sonra hic ama hic olmuyor. 


Bu bahar tatili munasebetiyle onceden planlayip uyguladigimiz sekilde benim kardes'in yanina gidince de ister istemez yine yalniz dolanmalar basladi. E adam gunduz calisiyor aksama kadar. Aksam bi beraber yemek yiyoruz, iki tur atiyoruz, o yorgun ben argin, eve donuyoruz. Yapacak bir sey yok. 


Diyecegim su ki, Boston cok guzel bir sehir. Hissiyat olarak ne New York ne de Chicago; hem ikisinin arasi bir yerde, hem de o aranin disinda bir yerde, o Massachussetts'lik yuzunden. Puritenlik yorede yetisen mercimeklere bile sizmis. Hele boyle Nisan basinda hava hala olumune soguk, agaclar yasamina ciplak, ruzgar bicak gibi kesiciyken sehrin bu bahsettigim kulturu daha bir su yuzune cikiveriyor sanki. Boyle ilk dikkatimi ceken bu. Ikinci dikkatimi ceken Boston aksani. Boston'lularin da kendi icinde ayriliyordur kesin de, ilk o insanin o ne lan dedigi bir donusturulmus Irlanda/Amerikan aksani var. Cogacayip. Voleee diye dinliyorsunuz. Anlamiyorsunuz degil, anliyorsunuz ama yine de bir alisma payi gerekiyor kisa da olsa.


Neyse efendim, alti yedi gun boyunca yine sabah erken kalkip aksamlara kadar yurumece seklinde cok yerini gordum Boston'un. Freedom trail klasiginden Newbury'ye, oradan MFA, ICA sanat ortamlarina, tek basima kafelere, ikinci el dukkanlara, parklara bahcelere, Arlington'lara, Boyston'lara, Harvard universite kampuslerine girdim dolandim. Manyakti. Cok etkileyiciydi. Ozellikle de Harvard. Baya baya Harvard ya. Boyle kaliyorsunuz. Etrafta Harvard'lilara benzeyen Harvard'lilar. Infinite Jest'te David Foster abimizin cok guzel anlattigi sekilde agizlarini hareket ettirmeden konusmalari. Hahahah fantastik. Kampus - sov. Baska bir sey demiyorum. Ha, ne diyorum? O Harry Potter filmlerinde kocaman yemek yedikleri bir yer vardi ya, sanirim onun orjinali mi, esinlenildigi yer mi, tam oraya giriyorum. Orda diyorlar bana beyefendi sizin burda isiniz ne, diye. Ben kem kum falan diyecek olurken, elimde fotograf makinesi, direk cikariliyorum disari. Ulan diyorum disarda kendi kendime kem kum'u toparlamisken: bir resim cekiverecektim sadece kavgaci siyahi teyze guvenlik gorevlisi abla be.


Neyse.


MIT'e gidiyorum baska bir gun. Bir baska gun Boston pazarlarina. Ama geriye donup bakinca aklimda manyak bir lezzet yumagi halinde kalan sey, neredeyse her gun Cem'in aksamlari bulustugumuzda secmece olarak goturdugu farkli dunya mutfagi restoranlari. Cok makul fiyatlara ne sov yemekler yedigimizi anlatirsam su Ramazan ayinda hic hos olmayacagindan sadece Brezilya barbekusu cok muazzam bir olaymis, onu soyluyorum size. Yoksa Vietnami da Italyani da ayri ayri. Masallah hocam.


Italyan demisken, Boston'un o unlu Northend kismini geziyorum. Gezerken bir bakiyorum, daha dogrusu bir duyuyorum, kilise canlari caliyor aci aci; kafami kaldiriyorum ileri bakiyorum ve goruyorum ki bir Italyan cenazesi, yeni bitmis, Italyanlar agir agir dagiliyor saga sola. Bir tane limuzin geliyor kilisenin onune. Yasli ama cok yasli ve agir abi bir Italyan cikiyor kiliseden. Hemen takim elbiseli, yagiz Italyan gencleri aciyorlar limuzinin kapisini dedeye. Tam siyah beyaz resimleri cek dur cantalar el degistirirken. Oyle de bir Sopranos 1. sezon sonu havasi vardi yani. Husu icinde bir bes dakika kalakaliyorum bu olan bitenleri izler, Italyan teyzelerin haykirislarini dinlerken.


Boston boyle bir degisik geciyor. New York ustune bir de Boston yapinca bu Amerika'daki "Dogu Yakasi" olayi insanin kafasinda daha bir sekilleniyor. Buralarda hakikaten de buraya has farkli bir sey var. Insanlarinin net ortak yonleri var dogu yakasinda yasiyor olmalarina dair. Bunlari dusune dusune uyuyorum geceleri oralarda (madafaka).


E tabii sonra dusunuyorum, az kaldi lan baya Turkiye'ye donmeye diye. Hehheeyyyyy diye. Bir bucuk aydan az lan, diye, diye diye.


Ama once 3 paper'in son teslim tarihleri var, iki critical review, bir sunum var. bu son virajlar var. Onlar bitsin, oyle. 


Oyle.

Donus icin, Donuse Donuse

Abartmiyorum, Emine Mart'in 20'si civari dondukten sonra manyaklar gibi calisiyorum. Saclarimda beyazlar artiyor. Gerildikce geriliyorum geri gelen rough draft'lerden, sinifta milletin ortasinda yapilan sunumlardan, Amerikalilarin aman vermeyen profesyonelliklerinden. Bir yandan diyor insan, yani bir is duzgun bir sekilde boyle yapilir, helal, diye. Ama bir yandan da insanliginiz nerde beeeeeeeeeeeee diye bir cikip anirasiniz geliyor Columbia'nin en yuksek tepesinden (3 metre falandir heralde hehe). Bir garip yani. Kisisel alanlari oyle bir zirhla korunmus, bu kisisel alani profesyonellik ve islerine baglilikla oyle bir yogurmuslar ki, o alanlara yapilan mudahaleler hic ama hic hos karsilanmiyor. Bu mudahaleler olumlu da olsa olumsuz da. 


Ikinci donem biraz da bu yuzden zor geciyor arkadaslar. Bir noktadan sonra insanlarla hakiki bir baglanti kuramamak icimi slklyor. Sonra ben de pek ugrasmamaya basliyorum.


Tabi beni bilirsiniz, paranin imparatorlugundan geldigim icin ister istemez cirkeflesmeye basladim tabi ben de bir noktadan sonra. Bolumdekilerin yuzlerine muzlerine soylemeye basladim bu sizinki hayat degil kardes, ona gore, diye. Insanin kanini cekecek sessizliklerin dogmasinda en iyi yardimci erkek oyuncu seklinde katkilarda bulunmaya basladim, madem oyle diye. Hehehe simdi akliniza Murakami romanlarindaki sakin-sayko karakterlerden biri gelmesin de, soyle diyeyim: kendimden cok odun vermeye basladigimi hissetmistim farkli kulture ayak uydurucaz, diye; orda bi firmware update'i yaptim kendime. Hadi bakalim biraz da burdan yaksinlar, seklinde.


Daha da iyi oldu gibi acikcasi. Danisman hocama da uzun bir mektup yazdim. Benim sikintilarim boyle boyle baboli, haberiniz olsun, diye. Iyi de oldu. Adam uzuldu tabi duyunca, okuyunca, edince de, yapacak bir sey yok. Gercekler bunlar. Saklayacak yer kalmadiydi artik. Boyle boyle bir seyler iste. Simdi 35 derece yuzde90 nemli Istanbul sicagindan bakinca bu olan bitenlere cok sacma geliyor tabi, arkada Emine gebes gibi film izlerken ve ben aksam ya da ertesi gun arkadaslarimdan birini ya da besini istedigim zaman gorebilecegim bilgisine haizken. O zaman oyle degildi tabi. Ama gelince ne demistik? Oradaydik ve simdi buradayiz. 


Bunun disinda gercekten cok calistim. Ayarinda, duzenli, cok delirmemeye calisarak elbette. Ama cok. Ama surekli. Sabah kalkip kahvalti etmeden basina oturmali bir noktadan sonra hatta. Anca oyle yetisti zaten onca metin, sunum, odev, vesaire. Nisan baslarina kadar cok yogun olan donemlerden birini bu sekilde atlatmayi basardim. Sonra geldi spring break.


Ver elini Boston, ver elini Cem kardes, ver elini Morgan le Fay abla.

Amerika'dan donus, Amerika'ya donus

Simdi yazmayali o kadar cok oldu ki.


Yine de hicbir sey yazmasam tamamen kopacaktim blog'dan. O yuzden zorlayip bir seyler yaziyorum simdi. Ne yazsam diye dusunuyorum.


Amerika'daki son iki ayi yazsam mi diye dusunuyorum, yazmasam mi. Bir yandan yazacak bir sey var mi, diye dusunuyorum, hic yok mu yoksa, emin olamiyorum. Bakalim.


New Orleans'ta kalmistim en son. Kalbim New Orleans'ta kalmisti. Cidden, eyyam yok. Ama neyse ki Emine'nin Amerika'ya gelmesine de cok az kalmisti. Mart baslarinda donmus oldum ben iste Columbia, Missouri'ye. Mart ortasinda geldi Eminos. Cok yogundum ama ben. O ise cok yorgundu. Ben 3 ayda iki kere yapmis olucam diye aglaniyorum su uzun ucak yolculuklarini, o 12 gunde patlatmis oldu. Bu sefer agir da olmustu, belliydi halinden. Hay allah dedim icimden. Yuzune gulumsedim, iyi anlamda...


Derslerim korkunc durumdaydi. Su ikinci donem zaten cok fena gecti ya. Baya yoruldum, uzuldum. Geriye bakinca insan daha iyi fark ediyor. Gitmesine az kalinca tekrar hatirliyor. Ama Emine'nin oldugu o 10 gun yine inanilmaz oldu. Hayat kurtardi. Ilk bir hafta klasik CoMo olaylarini yaptik. Murray's'dir, Ragtag'dir, sagda solda sinemalara gitmelerdir, iki kadeh icki icmeler, sohbetler, evde film, dizi izlemeler, yemekler yapmalar. Ama bunlar hep ufak ufak. Hap gibi. Onun disinda ben manyak gibi ders calisip duruyorum. Bu sefer o 20. yy siir dersi cok fena girdi. Neyse o varken bi tane kisa paper'i verip bitirdim. Hasarsiz atlattik. Sonracigima, son 4 gunde yani, Emine'yle onceden planladigimiz buyuk sov basladi: ufak Chicago gezimiz.


Cok muazzamdi arkadaslar. Size buralardayken de anlattim zaten de, simdi insan donmesine az kala geriye bakip dusundugunde adeta dev bir mesale (kedi diil) gibi parildadigini goruyor o gezide gecen 3.5-4 gunun. Persembe ogleden sonra Megabus'la yola ciktik. Aksam vardik. Pazar sabahi da donus yoluna. Emine de Pazartesi sabahin korunde Turkiye'ye dondu. Allahim ne yorgunluk. Simdi onun adina dusununce bir daha icim fenalasti...


Chicago Midwest'in en kral ortami. Cok guzel, cok karizma bir sehir. Calisan eller, karakterli siniflar yapmis vakti zamaninda, hemen goruyorsunuz hissiyati hemen her yerde. Chris adindaki Alman kanka vardi New Orleans'ta tanistigimiz, onun evinde kalicaz. Saolsun bizi tren istasyonundan aliyor. Bisikletiyle gelmis, Allah diye sarilip iki muhabbet ediyoruz, Emine'yle tanisiliyor, yollara koyuluyoruz. Chicago direk namini hak edecek sekilde bir ruzgarli sehir. Hem yel hem ruzgar, hehehe anladiniz. 


Yapmadigimiz sey kalmiyor bu 3 gun boyunca. Daha onceden belirledigimiz ekol kahvalti mekanlari, restoranlar, gezilecek gorulecek kuleler muzeler tepeler daglar, aksam akilacak bar bolgeleri ortamlar; hepsini yapmaya calisiyoruz elimizden geldigince. Ben sayko gibi kacta yatarsak yatalim Emine'yi erkenden durtup völe haleeeeeeeeeee diyerek kaldiriyorum ve Chicago'nun soguk sabahlarinda muhtesem mimarlarinin 20lerde 30larda yaptiklari sov gokdelenlerin arasinda ruzgarlari yuzumuze yiye yiye dolaniyoruz. Aksamustleri Chris isi bitince bizle bulusuyor. Geceye kadar da onla takiliyoruz. Anlatiyor bize kendi sanat dunyasindan Chicago haberlerini. Onun arkadaslariyla da tanisiveriyoruz. Lake Michigan'in etrafinda uzuuuuuuuuuuuuun bir tur atiyoruz. Green Mills'te caz dinliyoruz. Damen civarinda iki bira iciyoruz. Cok yoruluyoruz. Cok guluyoruz. Ama cok aglamiyoruz. Donut, hot dog, butun Amerikan gebesliklerinden cok yapiyoruz ama. Eee onca yurumeye domuzcuklar gibi hak etmis oluyoruz. 


Boyle cok yogun bir sekilde, Chicago'nun hastasi olarak donuyoruz CoMo'ya. Eminecikle. Allahim o zamanki tempoyu hatirliyorum da, nasil yapmisiz, nasil etmisiz diye. Hem diyorum bravo, ne guzel yapmisiz; hem de diyorum offf, nasil dayanabildik. Ne bileyim. dayanmisiz iste. Guzel de olmus. Daha ne?


Matt de Emine'yle ayni saatteki Memphis ucagina binecekmis. O Colorado'ya gidiyor ama kuzeniyle bir isi oldugu icin. Dolayisiyla ben sabah evden veda ediyorum Eminos'a. Bay bay diye. Cok korkunc uzuluyorum odama dondugumde. Gokyuzu daha bir kararmis sanki. Sabah coook erken ama. Missouri soguk. Ama dersler de var. Bir tane kisa paper daha. Aynen ona oturuyorum. Ve neredeyse donem sonuna kadar o masadan kalkmiyorum arkadaslar.

Friday, March 4, 2011

New Orleans'tan son çıkış

-          Cuma sabahı kahvaltısı bitiyor, otobüslere doluşup herkes kendi daha önceden belirlenmiş toplumsal sorumluluk projelerine götürülüyor. Biz önce Bayou’ya doğru gidiyoruz. Selden etkilenen başka yerler görüyoruz. Daha sonra ise, New Orleans bitki örtüsünün korunması için çalışan, sera desem değil, açık hava bahçesi desem değil, öyle sorumluluk dolu bir yere gidiyoruz ama yani. Saat sabah dokuz ve hava manyak ısınacak belli. Güneş gözlüğümü nasıl unuturum ben ya diye kendi kendime söylenirken bizi hemen işe koşuyorlar babalar. Önce bir temizlik yapıyoruz. Sonra iri kıyımları seçiyorlar. Bunlardan biri yapım gereği ben oluyorum. Andrea adlı bir İtalyanla humus oldu olacak toprak kütleleri taşıyoruz büyük plastikler içersinde. Önce boşaltıyoruz humusluyu. Üstüne kuru toprak. İki kat daha böyle. Geberiyoruz resmen. Sonra büyük saksılardaki ölü bitkileri ayırıyoruz. Yallah ordan büyük bir toprak yığınına. Kayasını falan ayıklayıp, temiz toprağı kullanılacak tarafa götürüyoruz. İki iki buçuk saat böyle bir hardkor durumlar söz konusu oluyor yani. Kremini geçtim, güneşin varlığını bile unutmuş bir insan olarak tabii ki yeni tıraşladığım kafam yanıyor o sıcakta. O günün akşamında hafif bir sızı hissediyorum beynimin kutuplarında (uuu beybi). Ama çok zevkli geçiyor harbi. Toprakla çalışmak gibisi yok arkadaş! (kahkahalar)
-          Cumartesi akşam eski bir konaktayız. Resmini bir yerlerden göreceksiniz inşallah. Veda yemeğimiz bu. Önce Mardi Gras sezonu için hazırlıklarını tamamlamış olan “Krew”ların ilk merasimlerini göreceğiz. Hatta otobüsten iner inmez görmeye başlıyoruz bile. Ortamda manyak bir enerji var, baya elle tutulur şekilde. Görmeniz, hissetmeniz lazım, inanamazsınız arkadaşlar. Bir saat böyle takılıyoruz. Sonra tekrar konağa dönüp aperatiflere vesairelere girişiyoruz. Bu yemek kısımlarını uzun uzun anlatmak istemiyorum, üzülürsünüz. Çok muazzamdı.
-          Pazar öğlen ikide gelecek benim shuttle, havaalanına götürecek olan. Zony’ye diyorum saat 10 gibi, dolanalım haydin diye. İki saatlik mükemmel bir tur atıyoruz gündüz gündüz, sakin kafayla New Orleans sokaklarında. Fransız Pazarı’na gidiyoruz. Manyak bir yer. İster istemez Bodrum’daki Tanşaş arkası pazarını çağrıştırıyor sıcakla ve pazarda dolanmanın bana hep veregeldiği iç sıkıntısıyla beraber. Her tarafta müzikler var. Ağzım açık kulağım açık beynim açık. Pörfekşın. Onla otele dönüyorum. Sonra bir tur da Chris ve Salih’le atıyorum, yolda Joana’yla karşılaşıyoruz, Katalan arkadaşımız, çok tatlı bir insan. Sonra onun bildiği bir restorana doğru yöneliyoruz ammaaaa meğersem yakın değilmiş. Yürü allah yürü Royal Street’te, ki hayvani uzun bir sokak, varamıyoruz. Benim gözüm saatte, stres yine başladı, her şey ayarlanmıştı hani, olmadı ama konsept sallantıda, restoran nerde Joanna, az kaldı az kaldı az kaldı, e hadi bakalım, Can sen geç kalmıcan mı, yok yok ayarladım ben, iyi sen bilirsin, sağol Salihcim, lokanta aha orda, saat olmuş 13.25, yemek kaç vakitte hazır olur? 15 dakka, imkansız, konseptin çöktüğü resmi olarak belli oluyor, ben diyorum siz takılın rahat rahat benim yüzümden acele olmasın, yavaş yavaş dönerim otele, zaten çok da acıkmamıştım (valla ama ha bak yalanım yok). E iyi eyvallah diyorlar. Öpüşüyoruz eyvallah manalarında. Koçlar diyorum eyvallah.
-          Cumartesi sabah kalkamıyorum. Cuma günü Spotted Cat beni bitirmiş. Kalkamıyorum dediğim, kalkış saati yedibuçuktaydı. Ben bir uyandım, 9uçeyrek geçiyor. Yuh diyorum adeta kendi kendime beyefendiciğim. Chris’e mesaj atıyorum nerdesiniz diye, hahaha, Chris diyor sen nerdesin, diyorum ben odamdayım, bu sinsinati oda arkadaşı niye uyandırmamış beni diye düşünüyorum. Sonra tek başıma dolaşmaya çıkıyorum New Orleans’ı. Cafe du Monde’u buluyorum (çok da zor değil bulmak açıkçası), beignet denilen ünlü tatlısı var buraların, ondan yemeye fırsat olmayacak yoksa, hemen giriyorum sıraya. Nasıl bir sıra var önünde anlatamam ama. Bayılanlar, ayakta zor duranlar, yanımızdan geçen faytonlardan gelen atlı bok kokuları. Kafada hâlâ hafif bir baş ağrısı. Bir taksiye atlıyorum, bana Treme’de bir tur attır baba diyorum (öyle yapmanın güvenliğim açısından en hayırlı seçenek olacağını otelden ve dışardan iki ayrı görevliden teyit ettirmiştim). Eyvallah diyor, gezdiriyor bir beş on dakika. David Simon’ı görür müyüm diye bir bakınıyorum. Ya da Jack Landry’yi. Jack babayla bizim otelin önünde tanışıyoruz Cumartesi öğlen. Kendisi aktörmüş, Contraband denilen İzlanda filminin Amerikan versiyonunda oynamak için gelmiş. Prodüksiyon ofisleri David Simon’ınkine baya yakınmış, giriştiğim muhabbetlerde öğreniyorum bunları. İstanbul’a da gelmiş Landry baba. Vay, diyorum. Bir daha gel misafirimiz ol. İnşallah hocam maşallah diyor. Sen dev bir kedisin ve buna seni ikna edicem diyorum, Jack’e.
-          Cuma öğleden sonra uzun bir sure ve Cumartesi öğlen sunumlarımıza çalışıyoruz onarlık gruplar halinde. Cumartesi öğlen ikide son halini vermemiz lazım. Veriyoruz da. Çok harika bir şey çıkmıyor açıkçası. Grubumuzun uyumu baya patlaktı zira. Hehe napalım, mukadderat. O kadar da oluversin. Cumartesi öğleden sonrası da insanların sunumlarını yapmalarıyla ve jürinin değerlendirmeleriyle geçiyor. Baya ciddi ciddi işler ha, aman diyeyim. Bizimkinin de bir yere kadar ciddiyeti vardı da altını dolduramadığımız kısımlar sonradan çok sırıttı sanırım. Jüri 4 kişilik paneldi baya, ben yuh dedim noluyoruz ilk salona geçince. Engizisyon!
-          Ve Cumartesi gecesi ateşiiiiiiiiiiiii hiiiiiiiiiiiiiiiiiç de öyle beklediğim gibi başlamadı açıkçası. Eski konakta iki üç içki içtik, insanlar da kaynaştı iyice ama oradan tekrar otel yoluna dönüş uzun sürdü, yollarda hafif bir ambiyans kayması oldu. O yüzden otelin önünde üç beş kişi eyyamlara girişerek insanları organize ettik. Birisinden bir bar öğrendik. Mimi’s diye bir yer varmış. E gidelim. Nasıl? Yürürüz be. O gazla ben de yürürüz diyorum yolu çok biliyormuş gibi. HAYVAN GİBİ YÜRÜYORUZ. Abartmıyorum, en az 40 dakika. Normalde 400 dakikada yürürüz afedersin ama gece eğlenceye çıkıyoruz yahu, ne bu. Ben yürürken inşallah düzgün bir yer çıkar da bu kadar zahmete değer diye düşünüyorum sağa sola kuşkuyla bakınarak. Ve yola devam ediyoruz. Sonunda biri diyor, aha işte burası. Royale’le Franklin’in köşesinde ekol bi yer lan baya. Hemen kamanıyorum ortama. İçerde bilardo masası, ama ortam aydınlık değil diğer dallama Amerikan barları gibi. Ayarlamışlar. Hemen bir burbon patlatıyorum. Üst katı varmış, alt katta böyle takıldıktan sonra diğer insanlar da yavaş yavaş geliyor ve üst kata fırlıyoruz. Üst kata çıkmamızla beraber anlıyorum ki burası New Orleans’ın peyotesi! Her taraf hipstır altlı üstlü. Plaklar çalınıyor dicey tarafından. Güzel bir elektronik, soul ve funk karışımı playlist. Saatler ilerledikçe hafif dejenereleşiyor da ayarında. Gençlerle manyak kopuyoruz! Accayip bir eğlence oluyor. Arada patlaaaaaaaat falan diye bağırıyorum ben türkçe, öyle diyim, hahahahah. Saat üçe kadar, yani Amerika’ya geldiğimden beri en geç saate kadar dışarıda kalmış oluyorum. O kadar iyi geliyor ki. Of. Hadi iyi geceler, diyorum herkese, kralsınız, taksiye binerken.
-          Pazar akşamüstü New Orleans havaalanındayım. Havaalanında bedava wireless bulmanın mutluluğuyla uçuyorum. Çok da uçmuyorum, zira wireless’ın bu dakikadan sonra benim için tek anlamı okunacak makaleler ve saireler. Öğlen 15.40’tan itibaren direk ders moduna geçildi. Şu satırları yazdığım Cuma öğlenine doğru da halen çıkılmadı. Bu akşama kadar da öyle devam edecek. Nasıl bu Cuma’ya varacağımı düşünüyorum tabii ben o sırada. Salı günü sunum, Çarşamba günü başka sunum. Fena. Ama yolculuk mükemmel geçmedi mi? Geçti. Hayatım kurtulmuş gibi hissediyor muyum? Hissediyorum. Bu şehre bir daha gelecek miyim? Geleceğim. Kimle mi? Emine’yle!

Thursday, March 3, 2011

New Orleans'tan devam

----Cuma akşamı, Mulatte’s Resturant’tayız. Abi, kafayı yedim ya. Hakikaten, en son etrafta yiyecek bir şey kalmadıktan sonra koydum önüme ve kafamı da yedim. Mükemmeldi. Önce bir aperatif açık büfe yaptılar. Gözüm direk ordaydı, yanımdaki elemana hemen şşt dedim bak servise açıyolar, akalım. Eyvallah hehehe dedi (manyağa bak da demiş olabilir muhtemelen içinden). Tabağı direk doldurdum masaya geldim. Yanına da yerel biradan çaktım, Abita. Catfish’leri soslara bulayarak yerken aklıma catfish’leri soslara bulayarak yediğimden başka hiçbir şey gelmedi. Sonra ana yemek kısmına geçtik. Burada biraz gözüm, biraz da karnım doyduğu için sakin hareketlerde bulundum. Hmm, şunu tavsiye ederim falan gibi eyyamlardan geri kalmadım. Bunu Chicago’da farklı yaparlar diye sallamışlığım bile olabilir. (yok yok, hehehe). Dokuz dokuz buçuk gibi bu olaylar bitti. Ne yapalım diye konuşmaya başladık. Frenchman Street diye bir yer varmış, ortamlar ordaymış, dedi birisi. Harbi mi diyosun? Evet evet. E patlatalım o zaman. Taksilere doluştuk üçer beşer, yollara düştük. Taksici abiler bu yılın 365 günü tatil modundan artık kafayı yemişler gibi. Söylüyoruz, eyvallah falan diyo ağzının içinden. Gidiyoruz. Ve bir geliyoruz Frenchman sokağına. Aman allah. Baya sokakta çalgıcılar, onların etrafında dansedenler, yolun iki tarafında sıra sıra eski evler, alt tarafları bar, üst tarafları ne artık yorum yapmak istemiyorum. Çünkü ağzım açık dolanıyorum gençlerle ortalıkta. On on beş kişilik bir grubuz en az. Sonradan daha da kalabalıklaşıyoruz. Daha önce arkadaşı gelmiş gençlerden birinin, The Spotted Cat diye bir bar var, oraya gidelim, diyor. Gidelim gidelim. Yavaş yavaş, ortamların tadını çıkara çıkara yürüyoruz Fransız adamın sokağında. Her yerden müzik sesleri ama direk canlı müzik. Müthiş. Müthiş dimi Sinem? Abi inanılmaz ya. Hey where are you from? I’m from Turkey, you? Oh törkkiii? May firend vent değr last samır, şi riily lavd it. İstanbul’a mı gitti senin arkadaş? Yes. Diyorum İstanbul dünyadaki en kral şehir. New York’u görene kadar bunu bu kadar çirkince söylememeye dikkat ediyodum ama New York’u da görüp gezdikten sonra ve her ne kadar o muazzam şehir çok etkileyici olsa da İstanbul yedi adıyla birden döver diyorum New York’u. Bütün fahri New York’luları tenzih ediyorum elbette bunu derken. Derken derken Spotted Cat’in önüne geliyoruz. Çalan grup yeni ara vermiş, dışarda takılıyoruz o yüzden bir süre öyle. Neden? Çünkü hava mükemmel! Çünkü gece vakti olmasına rağmen dışarısı 19-20 derece. Ben arabanın tekine yaslanırken böyle şov bi yer olabilir mi yaaa diye düşünüyorum, az önce aldığım viskimden bir yudum alıyorum, hehheeey diyorum kendi kendime. Milletle sohbetler, muhabbetler –

--- Demişken. Amerikalılar genel olarak kibar, çok saygılı, kendi hallerinde, bireysel insanlar. Elbette değişik istisnalar var ama genel durum böyle. Avrupalılar hakikaten Amerika’da daha bir bizden geliyor insana, inanamazsınız. İnsan resmen kıtadaşını özlüyormuş yahu farkında olmadan. Hele bu insanlarla herhangi bir tipik Amerikan şehrinde değil de, New Orleans gibi buram buram Fransız/İspanyol/Güney Amerika ekolleriyle yoğrulmuş bir yerde karşılaşmak iyice tat katıyor olaya. Rahat rahat coşuyoruz be! Dimi arkadaşlar? Valla coşuyoruz. Evet, Spotted Cat’teyiz, grup üyeleri yerlerini alıyor. Müthiş bir ortam. Adeta bir New Orleans havası. İçerisi manyak kalabalık. Uzun boyumun bokunu çıkarmamaya çalışarak güzel bir yer kapıyorum ayakta. Bakınıyorum etrafa, hafif bir sessizlik var. Hafif ıslıklar falan ama. Tam çalmaya girişecekleri sırada hoooaaaahuuuuuu diye hönkürüyorum. Çalgıcı abilerden biri ha şöyle diyor. Hahhahhaaaa diye patlatıyorum kahkahayı. Etraftaki insanlar bana bakıyor. Seversiniz diyorum (içimden). Bir başlıyor abiler çalmaya... Bayılanlar.

-- Programın sonları. Solist diyor ki, bu gece aramızda ünlü dennis bilmemkim, var. İsmi anlayamıyorum gürültüden. Ama kalabalığın tepkisinden tahmin ediyorum ki muhtelen Treme’de gördüğümüz bir eleman kendisi. Yanımda duran bizim gruptan biri diyor en az doksan. Ne doksanı be, en az yüz elli diyorum. Gülüşmeler oluyor. Hızımı alamayıp diyorum muhtemelen abi hep burdaydı, binayı da etrafına yaptılar vakti zamanında. HAHAHAHAHA diye kopuyoruz. Ulan Cem Yılmaz, diyorum. Kral adamsın. Derken abi başlıyor söylemeye. Anlıyorum ki, o da kral adammış.

-Gece iki gibi alkolden çakırkeyif, müzikten sarhoş, uzun süre sonra hayattan tam anlamıyla memnun otele dönerken beyinciğimde ufak bir soru beliriyor: sabah nasıl kalkıcam? 

Wednesday, March 2, 2011

New Orleans'ta devam

- Cuma sabahın taaa köründe kalkıyoruz. Ben iyiyim fena değilim. Dün öyle çok çılgınlık olmadı. Çok açım ama. Tabağımı binbir türlü şeyle dolduruyorum görmemiş gibi. Herkes rastgele masalara oturuyor, önce çekinerek, sonra gülümseyerek ve devamında ufak ufak muhabbetlere girerek. Sinem'le, Salih'le selamlaşıyorum, bir masaya çöküyorum ben de. Sağa sola eyyam baş sallamalar yapıyorum, böyle bir "seminer ortamlarını bilirim" havasıyla. Otele yabancılık çekmiyorum tarzı gülümsemeler. hehehe. Yumurta soğuyor ama. Yiyorum o yüzden, dün ne çabuk geçti lan, diye düşünerek.


- Perşembe gününün akşamının sonlarına doğru yemekten sonra yeni tanışılan insanlarla enayi gibi yürümeye başlıyoruz New Orleans sokaklarında, French Quarter'a doğru. E tabii Bourbon Street'e geliyoruz. Şimdi yıllarca Şişli'de evlerde, Alpuşka'da bar kapanışlarında, uzun yolculuklarda dinlemişiz Sting babadan Moon Over Bourbon Street'i. Preacher'da Cassidy'nin o ortamlarda sektiğini görmüşüz. İnsan böyle biraz daha haysiyetli bir yer bekliyor ulan. Bildiğin Alanya barlar caddesi bir ortam. Tamam yine bir farklılığı var, eski evler, balkonlarından sarkan tipler ama genel hava ve leşlik direk aynı. Ben içimden bir öööh bu ne lan diyorum, sağa sola şşt gençler napıyoruz soruları arasında. Grup olarak bir yerlere gitmeye çalışmak kadar zihnen yorucu bir iş olamaz. İnsanlar daha yeni tanışıyor zaten, bir yandan beraber bir şeyler yapmak istiyorlar ama kim kiminle ne kadar eğleneceğini bilemiyor; ikili üçlü gruplar sağa sola dağılıyor vesaire. Herkes de kafamı şişirdi, kardeş Burbon sokağında sakın sağa ara sokaklara karanlık sokaklara sapmayın diye. Beni tanıyan herkesin tahmin edebileceği üzere ben tabii ki bunu bir saplantı haline getirdim. Gözüm sürekli ara sokağa şöyle yan bakan var mı, şu bacımız karanlık tarafa çok baktı falan diye kafayı yemeye başladım. Sonra dedim Can, evlat (Amerika'dayız ya) sakin ol. Gecenin sonunda Valleys of Neptune dinleyeceğimi bilen bir sakinlik geldi üzerime o andan sonra sanki.


- Pazar sabah sekiz buçukta kalkıyorum: üzgünüm. Hayvan gibi ağrıyan başım yüzünden mi? Hayır. Oda arkadaşım sabah uçağına yetişmeye çalışırken hayvan gibi gürültü yaptığı için mi? Yok. Eşyalarımı toplama sıkıntısından mı? I-ıh. Şu güzelim şehri bırakıp geri döneceğiz, diye. Bir süre yatakta kendi kendime böyle triplere girdikten sonra uh ah dev adam diye kalkıyorum ve farkına varıyorum ki odada gebeş gibi takılabilirim, zira eleman gitti. Hehheeyy diye bir keyif dalgasıyla hemen küveti dolduruyorum, açıyorum arkadan bir Nina Simone, sakininden, şöyle bir yarım saat takılıyorum. Mükemmel geliyor. Acaba şehirde bir tur atmaya daha vaktim olacak mı, diye düşünüyorum...